الصافات
Sâffât Suresi
182 ayet · Mekki sure
Sâffât Suresi, Kur'an-ı Kerim'in 37. suresi olup toplam 182 ayetten oluşmaktadır. Bu sure Mekke döneminde (Mekki) nazil olmuştur. Aşağıda Sâffât Suresi'nin Arapça orijinal metni, Türkçe okunuşu ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Türkçe meali âyet âyet verilmiştir.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلصَّٰٓفَّٰتِ صَفًّۭا
Vessâffâti saffâ.
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجْرًۭا
Fezzâcirâti zecrâ.
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
فَٱلتَّٰلِيَٰتِ ذِكْرًا
Fettâliyâti zikrâ.
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
إِنَّ إِلَٰهَكُمْ لَوَٰحِدٌۭ
İnne ilâheküm levâhid.
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ ٱلْمَشَٰرِقِ
Rabbüssemâvâti velardi vemâ beynehümâ verabbülmeşârik.
Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.
إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنْيَا بِزِينَةٍ ٱلْكَوَاكِبِ
İnnâ zeyyennessemâeddünyâ bizînetinilkevâkib.
Şüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.
وَحِفْظًۭا مِّن كُلِّ شَيْطَٰنٍۢ مَّارِدٍۢ
Vehifzam min külli şeytânim mârid.
Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk.
لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلْمَلَإِ ٱلْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍۢ
Lâ yessemmeûne ilelmeleilalâ veyukzefûne min külli cânib.
Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.
دُحُورًۭا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌۭ وَاصِبٌ
Dühûrav velehüm azâbüv vâsib.
Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.
إِلَّا مَنْ خَطِفَ ٱلْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُۥ شِهَابٌۭ ثَاقِبٌۭ
İllâ men hatifelhatfete feetbeahû şihâbün sâkib.
Hele bir tek söz kapan olsun; delici bir alev onun peşine düşüverir.
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَآ ۚ إِنَّا خَلَقْنَٰهُم مِّن طِينٍۢ لَّازِبٍۭ
Festeftihim ehüm eşeddü halkan em men halaknâ. İnnâ halaknâhüm min tînil lâzib.
Allah'a eş koşanlara sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa Bizim yarattığımız gökleri yaratmak mı? Aslında Biz kendilerini özlü ve yapışkan çamurdan yaratmışızdır.
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ
Bel acibte veyesharûn.
Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar.
وَإِذَا ذُكِّرُوا۟ لَا يَذْكُرُونَ
Veizâ zükkirû lâ yezkürûn.
Onlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler.
وَإِذَا رَأَوْا۟ ءَايَةًۭ يَسْتَسْخِرُونَ
Veizâ raev âyetey yesteshirûn.
Bir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar.
وَقَالُوٓا۟ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌۭ مُّبِينٌ
Vekâlû in hâzâ illâ sihrum mübîn.
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًۭا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
Eizâ mitnâ vekünnâ türâbev veizâmen einnâ lemebûsûn.
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ
Eveâbâünelevvelûn.
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَٰخِرُونَ
Kul neam veentüm dâhirûn.
De ki: "Evet hem de zelil ve hakir olarak."
فَإِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌۭ وَٰحِدَةٌۭ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ
Feinnemâ hiye zecratüv vâhidetün feizâ hüm yenzurûn.
Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar.
وَقَالُوا۟ يَٰوَيْلَنَا هَٰذَا يَوْمُ ٱلدِّينِ
Vekâlû yâ veylenâ hâzâ yevmüddîn.
Şöyle derler: "Vay bize! İşte bu ceza günüdür."
هَٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
Hâzâ yevmülfaslillezî küntüm bihî tükezzibûn.
Onlara: "İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür" denir.
۞ ٱحْشُرُوا۟ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ وَأَزْوَٰجَهُمْ وَمَا كَانُوا۟ يَعْبُدُونَ
Uhşürüllezîne zalemû veezvâcehüm vemâ kânû yabüdûn.
İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun."
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْجَحِيمِ
Min dûnillâhi fehdûhüm ilâ sirâtilcehîm.
İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun."
وَقِفُوهُمْ ۖ إِنَّهُم مَّسْـُٔولُونَ
Vekifûhüm innehüm mesûlûn.
"Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır."
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ
Mâ leküm lâ tenâsarûn.
Şöyle sorulur: "Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz?"
بَلْ هُمُ ٱلْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ
Bel hümülyevme müsteslimûn.
Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır.
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍۢ يَتَسَآءَلُونَ
Veakbele baduhüm alâ badiy yetesâelûn.
Birbirlerine dönüp soruşurlar.
قَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ ٱلْيَمِينِ
Kâlû inneküm küntüm tetûnenâ anilyemîn.
İleri gelenlerine: "Doğrusu siz bize sureti hakdan görünürdünüz" derler.
قَالُوا۟ بَل لَّمْ تَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ
Kâlû bel lem tekûnû müminîn.
Onlar da şöyle derler: "Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz."
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَٰنٍۭ ۖ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًۭا طَٰغِينَ
Vemâ kâne lenâ aleyküm min sültân. Bel küntüm kavmen tâgîn.
"Bizim sizin üstünüzde bir nüfuzumuz yoktu. Bilakis, azmış bir millettiniz."
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَآ ۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ
Fehakka aleynâ kavlü rabbinâ. İnnâ lezâikûn.
"Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. şüphesiz azabı tadacağız."
فَأَغْوَيْنَٰكُمْ إِنَّا كُنَّا غَٰوِينَ
Feagveynâküm innâ künnâ gâvîn.
"Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık".
فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍۢ فِى ٱلْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
Feinnehüm yevmeizin filazâbi müşterikûn.
O gün hepsi azabda birleşirler.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ
İnnâ kezâlike nefalü bilmücrimîn.
Doğrusu suçlulara böyle yaparız.
إِنَّهُمْ كَانُوٓا۟ إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ
İnnehüm kânû izâ kîle lehüm lâ ilâhe illellâhü yestekbirûn.
Onlara: "Allah'tan başka tanrı yoktur" denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler.
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓا۟ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٍۢ مَّجْنُونٍۭ
Veyekûlûne einnâ letârikû âlihetinâ lişâirim mecnûn.
"Deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?" derlerdi.
بَلْ جَآءَ بِٱلْحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Bel câe bilhakki vesaddekalmürselîn.
Hayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı.
إِنَّكُمْ لَذَآئِقُوا۟ ٱلْعَذَابِ ٱلْأَلِيمِ
İnneküm lezâikulazâbilelîm.
Şüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız.
وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Vemâ tüczevne illâ mâ küntüm tamelûn.
Yaptığınızdan başka birşeyle cezalanmayacaksınız.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ibâdellâhilmuhlesîn.
Ancak Allah'a içten bağlı kullar bunun dışındadır.
أُو۟لَٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌۭ مَّعْلُومٌۭ
Ülâike lehüm rizkum malûm.
İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur.
فَوَٰكِهُ ۖ وَهُم مُّكْرَمُونَ
Fevâkih. Vehüm mükramûn.
İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur.
فِى جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Fî cennâtinneîm.
İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur.
عَلَىٰ سُرُرٍۢ مُّتَقَٰبِلِينَ
Alâ sürurim mütekâbilîn.
İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur.
يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍۢ مِّن مَّعِينٍۭ
Yütâfü aleyhim bikesim mim meîn.
Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.
بَيْضَآءَ لَذَّةٍۢ لِّلشَّٰرِبِينَ
Beydâe lezzetil lişşâribîn.
Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.
لَا فِيهَا غَوْلٌۭ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ
Lâ fîhâ gavlüv velâ hüm anhâ yünzefûn.
Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.
وَعِندَهُمْ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ عِينٌۭ
Veindehüm kâsirâtuttarfi în.
Yanlarında, örtülü yumurta gibi (bembeyaz), bakışlarını da yalnız eşlerine çevirmiş güzel gözlüler vardır.
كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌۭ مَّكْنُونٌۭ
Keennehünne beydum meknûn.
Yanlarında, örtülü yumurta gibi (bembeyaz), bakışlarını da yalnız eşlerine çevirmiş güzel gözlüler vardır.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍۢ يَتَسَآءَلُونَ
Feakbele baduhüm alâ badiy yetesâelûn.
Birbirlerine dönüp sorarlar:
قَالَ قَآئِلٌۭ مِّنْهُمْ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌۭ
Kâle kâilüm minhüm innî kâne lî karîn.
İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi."
يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُصَدِّقِينَ
Yekûlü einneke leminelmüsaddikîn.
İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi."
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًۭا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ
Eizâ mitnâ vekünnâ türâbev veizâmen einnâ lemedînûn.
İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi."
قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ
Kâle hel entüm müttaliûn.
Yanındakilere: "Siz onu bilir misiniz?" der.
فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِى سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ
Fettalea feraâhü fî sevâilcehîm.
Bir bakar onu cehennemin ortasında görür.
قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرْدِينِ
Kâle tellâhi in kitte letürdîn.
Ona der ki: "Allah'a and olsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin."
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّى لَكُنتُ مِنَ ٱلْمُحْضَرِينَ
Velevlâ nimetü rabbî leküntü minelmuhdarîn.
"Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum."
أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ
Efemâ nahnü bimeyyitîn.
"Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz ha?"
إِلَّا مَوْتَتَنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
İllâ mevtetenelûlâ vemâ nahnü bimüazzebîn.
"Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz ha?"
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ
İnne hâzâ lehüvelfevzülazîm.
İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur.
لِمِثْلِ هَٰذَا فَلْيَعْمَلِ ٱلْعَٰمِلُونَ
Limisli hâzâ felyamelilâmilûn.
Çalışanlar bunun için çalışsın.
أَذَٰلِكَ خَيْرٌۭ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ
Ezâlike hayrun nüzülen em şeceratüzzekkûm.
Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı?
إِنَّا جَعَلْنَٰهَا فِتْنَةًۭ لِّلظَّٰلِمِينَ
İnnâ cealnâhâ fitnetel lizzâlimîn.
Biz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık.
إِنَّهَا شَجَرَةٌۭ تَخْرُجُ فِىٓ أَصْلِ ٱلْجَحِيمِ
İnnehâ şeceratün tahrucü fî aslilcehîm.
O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır.
طَلْعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَٰطِينِ
Taluhâ keennehû ruûsüşşeyâtîn.
Tomurcukları şeytan başı gibidir.
فَإِنَّهُمْ لَءَاكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ
Feinnehüm leâkilûne minhâ femâliûne minhelbütûn.
İşte cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar.
ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًۭا مِّنْ حَمِيمٍۢ
Sümme inne lehüm aleyhâ leşevbem min hamîm.
Sonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir.
ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى ٱلْجَحِيمِ
Sümme inne merciahüm leilelcehîm.
Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir.
إِنَّهُمْ أَلْفَوْا۟ ءَابَآءَهُمْ ضَآلِّينَ
İnnehüm elfev âbâehüm dâllîn.
Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı.
فَهُمْ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمْ يُهْرَعُونَ
Fehüm alâ âsârihim yühraûn.
Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı.
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ ٱلْأَوَّلِينَ
Velekad dalle kablehüm ekserulevvelîn.
Onlardan önce, evvelki ümmetlerin çoğu, and olsun ki sapıtmıştı.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ
Velekad erselnâ fîhim münzirîn.
And olsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik.
فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُنذَرِينَ
Fenzur keyfe kâne âkibetülmünzerîn.
Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ibâdellâhilmuhlesîn.
Allah'ın, O'na içten bağlanan kulları bunun dışındadır.
وَلَقَدْ نَادَىٰنَا نُوحٌۭ فَلَنِعْمَ ٱلْمُجِيبُونَ
Velekad nâdânâ nûhun felenimelmücîbûn.
And olsun ki, Nuh Bize seslenmişti de duasına ne güzel icabet etmiştik.
وَنَجَّيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥ مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Venecceynâhü veehlehû minelkerbilazîm.
Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلْبَاقِينَ
Vecealnâ zürriyyetehû hümülbâkîn.
Ancak onun soyunu sürekli kıldık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْءَاخِرِينَ
Veteraknâ aleyhi filâhirîn.
Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nuh'a selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍۢ فِى ٱلْعَٰلَمِينَ
Selâmün alâ nûhin filâlemîn.
Sonra gelenler içinde "Alemlerde, Nuh'a selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnnâ kezâlike neczilmuhsinîn.
İşte Biz iyi davrananları böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehû min ibâdinelmüminîn.
Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı.
ثُمَّ أَغْرَقْنَا ٱلْءَاخَرِينَ
Sümme agraknelâharîn.
Sonra, diğerlerini suda boğduk.
۞ وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبْرَٰهِيمَ
Veinne min şîatihî leibrâhîm.
İbrahim de şüphesiz O'nun yolunda olanlardandı.
إِذْ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلْبٍۢ سَلِيمٍ
İz câe rabbehû bikalbin selîm.
Nitekim Rabbine temiz bir kalple geldi.
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَاذَا تَعْبُدُونَ
İz kâle liebîhi vekavmihî mâzâ tabüdûn.
İbrahim babasına ve milletine şöyle demişti: "Nelere kulluk ediyorsunuz?"
أَئِفْكًا ءَالِهَةًۭ دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ
Eifken âliheten dûnellâhi türîdûn.
"Allah'ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz?"
فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
Femâ zannüküm birabbilâlemîn.
"Alemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?"
فَنَظَرَ نَظْرَةًۭ فِى ٱلنُّجُومِ
Fenezara nazraten finnücûm.
İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" dedi.
فَقَالَ إِنِّى سَقِيمٌۭ
Fekâle innî sekîm.
İbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" dedi.
فَتَوَلَّوْا۟ عَنْهُ مُدْبِرِينَ
Fetevellev anhü müdbirîn.
Onu bırakıp gittiler.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
Ferâga ilâ âlihetihim fekâle elâ tekülûn.
O da onların tanrılarına gizlice yönelip: "Sundukları yiyecekleri yemiyor musunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?" dedi.
مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ
Mâ leküm lâ tentikûn.
O da onların tanrılarına gizlice yönelip: "Sundukları yiyecekleri yemiyor musunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?" dedi.
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًۢا بِٱلْيَمِينِ
Ferâga aleyhim darbem bilyemîn.
Sonunda, üzerlerine yürüyüp kuvvetle vurdu.
فَأَقْبَلُوٓا۟ إِلَيْهِ يَزِفُّونَ
Feakbelû ileyhi yeziffûn.
Bunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler.
قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ
Kâle etabüdûne mâ tenhitûn.
İbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır."
وَٱللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
Vellâhü halekaküm vemâ tamelûn.
İbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır."
قَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ لَهُۥ بُنْيَٰنًۭا فَأَلْقُوهُ فِى ٱلْجَحِيمِ
Kâlübnû lehû bünyânen feelkûhü filcehîm.
Putperestler: "Onun için bir yapı yapın da onu oradan ateşin içine atın" dediler.
فَأَرَادُوا۟ بِهِۦ كَيْدًۭا فَجَعَلْنَٰهُمُ ٱلْأَسْفَلِينَ
Feerâdû bihî keyden fecealnâhümülesfelîn.
Ona düzen kurmak istediler, ama Biz onları altettik.
وَقَالَ إِنِّى ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّى سَيَهْدِينِ
Vekâle innî zâhibün ilâ rabbî seyehdîn.
İbrahim: "Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir" dedi.
رَبِّ هَبْ لِى مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ
Rabbi heb lî minessâlihîn.
"Rabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver" diye yalvardı.
فَبَشَّرْنَٰهُ بِغُلَٰمٍ حَلِيمٍۢ
Febeşşernâhü bigulâmin halîm.
Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعْىَ قَالَ يَٰبُنَىَّ إِنِّىٓ أَرَىٰ فِى ٱلْمَنَامِ أَنِّىٓ أَذْبَحُكَ فَٱنظُرْ مَاذَا تَرَىٰ ۚ قَالَ يَٰٓأَبَتِ ٱفْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّٰبِرِينَ
Felemmâ belega meahüssaye kâle yâ büneyye innî erâ filmenâmi ennî ezbehuke fenzur mâzâ terâ. Kâle yâ ebetifal mâ tümer. Setecidünî in şâellâhü minessâbirîn.
Çocuk kendisinin yanısıra yürümeye başlayınca: "Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?" dedi. "Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa yap, Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin" dedi.
فَلَمَّآ أَسْلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلْجَبِينِ
Felemmâ eslemâ vetellehû lilcebîn.
Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik.
وَنَٰدَيْنَٰهُ أَن يَٰٓإِبْرَٰهِيمُ
Venâdeynâhü ey yâ ibrâhîm.
Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik.
قَدْ صَدَّقْتَ ٱلرُّءْيَآ ۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Kad saddakterruyâ. İnnâ kezâlike neczilmuhsinîn.
Böylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik.
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلْبَلَٰٓؤُا۟ ٱلْمُبِينُ
İnne hâzâ lehüvelbelâülmübîn.
Doğrusu bu apaçık bir deneme idi.
وَفَدَيْنَٰهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍۢ
Vefedeynâhü bizibhin azîm.
Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْءَاخِرِينَ
Veteraknâ aleyhi filâhirîn.
Sonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِبْرَٰهِيمَ
Selâmün alâ ibrâhîm.
Sonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Kezâlike neczilmuhsinîn.
İşte iyileri böylece mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehû min ibâdinelmüminîn.
Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.
وَبَشَّرْنَٰهُ بِإِسْحَٰقَ نَبِيًّۭا مِّنَ ٱلصَّٰلِحِينَ
Vebeşşernâhü biishâka nebiyyem minessâlihîn.
Ona, iyilerden olan İshak'ı peygamber olarak müjdeledik.
وَبَٰرَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَىٰٓ إِسْحَٰقَ ۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌۭ وَظَالِمٌۭ لِّنَفْسِهِۦ مُبِينٌۭ
Vebâraknâ aleyhi vealâ ishâk. Vemin zürriyyetihimâ muhsinüv vezâlimül linefsihî mübîn.
Kendisini ve İshak'ı mübarek kıldık; ikisinin soyundan iyi olan da vardır, açıktan açığa kendisine yazık eden de vardır.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ
Velekad menennâ alâ mûsâ vehârûn.
And olsun ki Musa ve Harun'a da iyilikte bulunmuştuk.
وَنَجَّيْنَٰهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Venecceynâhümâ vekavmehümâ minelkerbilazîm.
İkisini ve milletlerini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık.
وَنَصَرْنَٰهُمْ فَكَانُوا۟ هُمُ ٱلْغَٰلِبِينَ
Venesarnâhüm fekânû hümülgâlibîn.
Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi.
وَءَاتَيْنَٰهُمَا ٱلْكِتَٰبَ ٱلْمُسْتَبِينَ
Veâteynâhümelkitâbelmüstebîn.
Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik.
وَهَدَيْنَٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ
Vehedeynâhümessirâtalmüstekîm.
Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِى ٱلْءَاخِرِينَ
Veteraknâ aleyhimâ filâhirîn.
Sonra gelenler içinde "Musa ve Harun'a selam olsun" diye iyi birer ün bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ
Selâmün alâ mûsâ vehârûn.
Sonra gelenler içinde "Musa ve Harun'a selam olsun" diye iyi birer ün bıraktık.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnnâ kezâlike neczilmuhsinîn.
Doğrusu Biz, iyileri böylece mükafatlandırırız.
إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehümâ min ibâdinelmüminîn.
İkisi de şüphesiz inanmış kullarımızdandı.
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Veinne ilyâse leminelmürselîn.
Doğrusu İlyas da peygamberlerdendir.
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ
İz kâle likavmihî elâ tettekûn.
Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti.
أَتَدْعُونَ بَعْلًۭا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ ٱلْخَٰلِقِينَ
Etedûne balev vetezerûne ahsenelhâlikîn.
Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti.
ٱللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ
Allâhe rabbeküm verabbe âbâikümülevvelîn.
Milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti.
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
Fekezzebûhü feinnehüm lemuhdarûn.
Bunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdi.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ibâdellâhilmuhlesîn.
Bunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdi.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْءَاخِرِينَ
Veteraknâ aleyhi filâhirîn.
Sonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِلْ يَاسِينَ
Selâmün alâ ilyâsîn.
Sonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnnâ kezâlike neczilmuhsinîn.
Doğrusu Biz iyileri böylece mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehû min ibâdinelmüminîn.
O, inanmış kullarımızdandı.
وَإِنَّ لُوطًۭا لَّمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Veinne lûtal leminelmürselîn.
Şüphesiz Lut da peygamberlerdendir.
إِذْ نَجَّيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ
İz necceynâhü veehlehû ecmeîn.
Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lut'u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık.
إِلَّا عَجُوزًۭا فِى ٱلْغَٰبِرِينَ
İllâ acûzen filgâbirîn.
Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lut'u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık.
ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْءَاخَرِينَ
Sümme demmernelâharîn.
Sonra diğerlerini yok etmiştik.
وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ
Veinneküm letemürrûne aleyhim musbihîn.
Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?
وَبِٱلَّيْلِ ۗ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Vebilleyl. Efelâ takilûn.
Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Veinne yûnüse leminelmürselîn.
Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir.
إِذْ أَبَقَ إِلَى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ
İz ebeka ilelfülkilmeşhûn.
Dolu bir gemiye kaçmıştı.
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلْمُدْحَضِينَ
Fesâheme fekâne minelmüdhadîn.
Gemide olanlarla karşılıklı kura çekmişti de yenilenlerden olmuştu, bu sebeple denize atılmıştı.
فَٱلْتَقَمَهُ ٱلْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌۭ
Feltekamehülhûtü vehüve mülîm.
Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu.
فَلَوْلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلْمُسَبِّحِينَ
Felevlâ ennehû kâne minelmüsebbihîn.
Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı.
لَلَبِثَ فِى بَطْنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Lelebise fî batnih ilâ yevmi yübasûn.
Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı.
۞ فَنَبَذْنَٰهُ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٌۭ
Fenebeznâhü bilarâi vehüve sekîm.
Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık.
وَأَنۢبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةًۭ مِّن يَقْطِينٍۢ
Veembetnâ aleyhi şeceratem miy yaktîn.
Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik.
وَأَرْسَلْنَٰهُ إِلَىٰ مِا۟ئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ
Veerselnâhü ilâ mieti elfin ev yezîdûn.
Onu, yüzbin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.
فَـَٔامَنُوا۟ فَمَتَّعْنَٰهُمْ إِلَىٰ حِينٍۢ
Feâmenû femettanâhüm ilâ hîn.
Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ ٱلْبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلْبَنُونَ
Festeftihim elirabbikelbenâtü velehümülbenûn.
Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı?
أَمْ خَلَقْنَا ٱلْمَلَٰٓئِكَةَ إِنَٰثًۭا وَهُمْ شَٰهِدُونَ
Em halaknelmelâikete inâsev vehüm şâhidûn.
Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler?
أَلَآ إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ
Elâ innehüm min ifkihim leyekûlûn.
Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَٰذِبُونَ
Veledellâhü veinnehüm lekâzibûn.
Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
أَصْطَفَى ٱلْبَنَاتِ عَلَى ٱلْبَنِينَ
Astafelbenâti alelbenîn.
Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Mâ leküm. Keyfe tahkümûn.
Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz?
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Efelâ tezekkerûn.
Hiç düşünmez misiniz?
أَمْ لَكُمْ سُلْطَٰنٌۭ مُّبِينٌۭ
Em leküm sültânüm mübîn.
Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?
فَأْتُوا۟ بِكِتَٰبِكُمْ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ
Fetû bikitâbiküm in küntüm sâdikîn.
Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.
وَجَعَلُوا۟ بَيْنَهُۥ وَبَيْنَ ٱلْجِنَّةِ نَسَبًۭا ۚ وَلَقَدْ عَلِمَتِ ٱلْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
Vecealû beynehû vebeynelcinneti nesebâ. Velekad alimetilcinnetü innehüm lemuhdarûn.
Allah'la cinler (melekler) arasında da bir soy bağı icadettiler. And olsun ki, cinler de, kendilerinin (bunu söyleyenlerin) hesap yerine götürüleceklerini bilirler.
سُبْحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
Sübhânellâhi ammâ yesifûn.
Allah onların vasıflandırmalarından münezzehtir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İllâ ibâdellâhilmuhlesîn.
Allah'ın içten bağlı kulları bunların dışındadır.
فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ
Feinneküm vemâ tabüdûn.
Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz.
مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَٰتِنِينَ
Mâ entüm aleyhi bifâtinîn.
Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz.
إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ ٱلْجَحِيمِ
İllâ men hüve sâlilcehîm.
Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz.
وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٌۭ مَّعْلُومٌۭ
Vemâ minnâ illâ lehû mekâmüm malûm.
Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz."
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلصَّآفُّونَ
Veinnâ lenahnussâffûn.
Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz."
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلْمُسَبِّحُونَ
Veinnâ lenahnülmüsebbihûn.
Melekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz."
وَإِن كَانُوا۟ لَيَقُولُونَ
Vein kânû leyekûlûn.
Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi.
لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًۭا مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Lev enne indenâ zikram minelevvelîn.
Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi.
لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
Lekünnâ ibâdellâhilmuhlesîn.
Putperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi.
فَكَفَرُوا۟ بِهِۦ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Fekeferû bih. Fesevfe yalemûn.
Böyleyken O'nu inkar ettiler. Ama bileceklerdir.
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلْمُرْسَلِينَ
Velekad sebekat kelimetünâ liibâdinelmürselîn.
And olsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir.
إِنَّهُمْ لَهُمُ ٱلْمَنصُورُونَ
İnnehüm lehümülmensûrûn.
Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir.
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلْغَٰلِبُونَ
Veinne cündenâ lehümülgâlibûn.
Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍۢ
Fetevelle anhüm hattâ hîn.
Bir süreye kadar onlara aldırış etme.
وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Veebsirhüm fesevfe yübsirûn.
Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
Efebiazâbinâ yestacilûn.
Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلْمُنذَرِينَ
Feizâ nezele bisâhatihim fesâe sabâhulmünzerîn.
O azap, yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur!
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍۢ
Vetevelle anhüm hattâ hîn.
Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Veebsir fesevfe yübsirûn.
İnecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.
سُبْحَٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ
Sübhâne rabbike rabbilizzeti ammâ yesifûn.
Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir.
وَسَلَٰمٌ عَلَى ٱلْمُرْسَلِينَ
Veselâmün alelmürselîn.
Ve selam, peygamberleredir.
وَٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
Velhamdü lillâhi rabbilâlemîn.
Hamd de Alemlerin Rabbi Allah'adır.
Sâffât Suresi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Sâffât Suresi kaç ayettir?
Sâffât Suresi 182 âyetten oluşur ve Mekke döneminde (Mekki) nazil olmuştur.
Sâffât Suresi nerede indirilmiştir?
Sâffât Suresi Mekke döneminde (Mekki) inmiştir.
Meal kaynağı: Diyanet İşleri Başkanlığı. Arapça metin: Kur'an-ı Kerim (Uthmani). Türkçe okunuş yalnızca telaffuza yardımcı olması içindir; Kur'an'ın aslı Arapçadır.
